[Kitap] Yasak Cennet - Mürşide Toslak Alıntılar

11:56:00, BY Sümeyye Tunca -




"Hayatım varlığını bile bilmediğim efsanelerle sarılmıştı ve ben onların yanında kendimi tamamlanmış hissediyordum.
Şimdi gücün bedenimi sardığını biliyordum.
Ben bir Gözcüydüm.
Ve ölümsüzdüm."




Artık cümlelerimi geri alamazdım. Melioth’un varlığını hemen yanımızda hissederken olmazdı. Gücüm hala Aden’in üzerinde devam ediyordu; beni hissedemiyor ve doğru ile yanlışı ayıramıyordu. Onun bedenini kontrol etmek bana acı verdi, ama bunu yapmaz zorunda olduğumu biliyordum.

Bizim için…

Ve devam ettim. O zalim sesimle devam ettim.

“Sana yalan söyledim, seni hissettiğimi söyledim. Ben sana bağlanmadım, Aden. Çünkü benim son derece değişik güçlerim vardır, ve bu zamana kadar pek çoğunu saklamayı yeğledim. Benim buraya geliş amacım tamamıyla farklıydı.”

Aden’in dudakları ağlamak istercesine büzüldü. Onun acısı olmayan kalbimi karanlıklar içinde bıraktı. Ah, hayır! Onu üzdüğüm için kanatlarımı kırmak istiyordum. Bunu Aden’e nasıl yapabilmiştim?

“Hayır,” dedi başını sallayarak. “Hayır, hayır, hayır! Bu doğru değil!”

İçimde fırtınalar kopuyordu.

Bana inanma! Gitmeme izin verme. Çünkü belki de asla başaramayacağım.

Ama bunları ona asla söyleyemedim. Bir şeyler bana engel oluyordu. Gurur. Melioth’un varlığı ve kırgınlık…

Bunlar onu üzmek için yeterli sebepler miydi? Ne yapıyordum? Zaten Aden’im çok fazla bedel ödemişti, onun eğer uzak tutabilse Melioth’dan sonsuza kadar ayrı kalacağını biliyordum.

Ama yine de onu terketmeyi seçiyordum.

Kibir miydi?

Lanet olası bir kibir miydi? Onu benden alan ve terketmemi sağlayan bu muydu?

Aden her an dağılacakmış gibi görünüyordu; çok kırılgandı. O tanıdığım insandan farksızdı. Ona ne yapmıştım? Kendimi asla affetmeyecektim.

Ona bir şeyler söylemek istiyordum. Eğer yapabilseydim, kendisini hiç bırakmayacağımı bilmesini istiyordum.

“Lütfen sakin ol, eğer sevebilseydim, bu kişi hiç şüphesiz sen olurdun. Ama ben sadece boş bir yaratığım Aden. İçimde sevgiye yer yok.”

Sözlerimden sonra Aden, gözlerini kırpıştırdı. Mavi yaşların akmasına engel olmak istermiş gibi yüzünü buruşturdu.

Ve sonra o cansız sesiyle fısıldadı. “Ama seni hissettim, içimde doğru söylediğini biliyordum.”

Kendimi zorladım ve üzerinde kullandığım gücümü devam ettirdim. “Ya şimdi?”
Aden göğsünü sanki hislerimi arar gibi tuttu ve orada derin bir acı olduğunu gördüm. Gözlerinde, mavi gözlerinin en derinlerinde gerçek ruhunu görebiliyordum.

Ama artık rotadan çıkmıştık ve sözcüklerime devam etmezsem, o cennetten düşmüş yaratık kazanacaktı.
Liam ve Aden hiçbir zaman var olmayacaktı.
Onun Melioth’a olan bağlılığı canımı acıtıyordu, ama Aden beni seviyordu; bunu gözlerinde görebiliyordum.

Aden başı dönüyormuş gibi titredi ve aynı anda Leonardo bize doğru bir adım attı; artık dayanamamış olmalıydı; hiç şüphesiz Aden’ine zarar vereceğimden korkmuştu.
Nasıl bu kadar kolay inanabilirlerdi? Bir de Leonardo’yu aramızdaki en bilgemiz sanıyordum. Ne kadar da yanılmıştım.

“Cennet Taşı için mi buradaydın?”

Aden’in sorusu canımı acıttı. Şimdi gözlerime sanki içinde bir yerlerde olan duygularını kopmuş gibi bakıyordu.
Dayanamıyordum.
Nasıl söylerdi? Onu ne kadar sevdiğimi defalarca söylememe rağmen nasıl bana inanırdı?

Belki de bir daha geri dönmemek onun için yapılacak en iyi şeydi. Melioth ve o birbirlerinden ayrı kalamazlardı.
Tıpkı dünya ve güneş gibi…
Bu çok fazlaydı.

Aden’e cevap verirken zalimce gülümsedim. En azından Cennet Taşı için burada olmadığımı bilmesini istedim. “Hayır, elbette hayır.”
Ama sesim ölmüş bir canlıyı andırıyordu. Sanki yok olmuştum. Cansız ve yaşarken cehenneme atılmış.. Beni ifade edebilecek en iyi kelime buydu.
Ve içimde onun acısını duyarken kötülük fısıldadı.

Devam et, devam et, Liam.
“Yalan söylüyorsun,” diye fısıldadı Aden o cılız sesiyle. “Benim acı çekmemem için yalan söylüyorsun.”
Hayır, yanılmıştım. Bana inanmamıştı. Birden rahatladığımı hissettim. Aden, benden vazgeçmemişti.
Kalmamı istiyordu, burada onunla olmamı istiyordu.

Ama biz her şey için çok geç kalmıştık ve dudaklarımdan çıkan sözcükler bir anlam ifade etmeyecekti.
Yoksa o kazanacaktı. Melioth. Cennetten düşmüş ve hayatımızı mahvetmiş o yaratık…
Devam etmeliydim.Yoksa her şey kaybolacaktı. “Ben o kadar fedakar bir yaratık değilim Aden, buradaki görevimi tamamladım.”
O nefret ettiğini bildiğim ifademi yüzüme yerleştirdim. Aden, beni sanki ilk defa görmüş gibi bakıyordu. Gözlerimin içine, en derinlerine ruhumu bulmak ister gibi bakıyordu.
Daha fazla dayanamayacaktım. Hemen gitmeliydim, ama bunu yapmadan önce ona bir defa dokunmalıydım. Belki de son kez… Ya başaramazsam? İhtimaller beni korkutuyordu, ama ihtimaller bugün yine de düşünmeye değerdi.
Savaşacaktım. Aşkımızdan vazgeçmeyecektim.
“Kendine dikkat et Aden. Bir daha asla görüşmeyeceğiz. Senden uzak duracağım ve bütün bunları sana yaşattığım için çok üzgünüm.”
Bunları neden söylemiştim ki? Onun saçlarına dudaklarımı koymak hem çok kolay hem de çok zor göründü.
Yüzüme baktı. Sadece bana baktı. Kaybolmuştu. Tıpkı benim gibi… “Hayır, Liam. Gitme.”
Onun elini tuttum. Kırılgan ama çok güçlüydü. Ona bir kez daha bunları yaptığım için kendimden nefret ettim. Şimdi gerçekten de ruhuma sahip değildim.
“Üzgünüm Aden.”
Bu sözcüklerin, bir özür olmasını istedim, yüzüne bakamıyordum. Eğer bana haykırsa ve ellerimi tutsa yanından ayrılamazdım.
Ama raydan çıkmıştık bir kere…
Onun yeniden fısıldadığını işittim. “Hayır, bu gerçek değil.”
Ve o an Aden’ime baktım. Cehennemimin içindeki cennet bahçem ve varlığım sebebiydi. Nasıl bu hale gelebilmiştik.
Onun gözlerinde görebiliyordum. Biz birbirimize aittik. Her zaman olduğu ve olacağı gibi…
Ama o lanet olası yaratık aramızdan çekilmeliydi, en azından onu uzak tutacaktım.
Artık gitmeliydim, ama bunu yapmadan önce Aden’ime son bir kere gülümsedim. Şimdilik son defa… Biliyordum ki, bu savaşı ben kazanacaktım. Melioth değil.
Yine de bu savaşın bir kazananı var mıydı? Ya da bu bir savaş mıydı? Bilmiyordum.
Çok çaresizdim, ama ben hiçbir zaman kaybetmezdim.
“Hoşçakal Aden.”
Giderken gözlerindeki umudu görebiliyordum ve bunu asla aklımdan çıkarmayacaktım.
Şimdi ellerinden ellerim kaybolmuştu.
Ve kanatlarımı açtım.




“Sakın,” diye fısıldadı zayıf sesiyle. “Bunu yapma sakın.”
Beni bırakma, Aden. Beni sakın bırakma. İnanma bana.
Eğer o kalmamı söylese, asla onu terkedemeyeceğimi biliyordum.
Ama bana bu kadar çabuk inanması imkansızdı, dayanılmaz…
Ona yaklaştım ve dudaklarımı alnına değdirdim. Gözlerimi sımsıkı kapattım, ama o yüz ifademi asla göremezdi.
Ondan uzaklaşmadan önce içimden adeta ona yalvarıyordum.
Bana inanma Aden, çünkü senden uzak kalacak gücüm yok…




Aden’im. Benim cehennemimin içindeki cennetimdi. 
Ve ben bu savaşı kaybetmeyecektim.
 Alevlere teslim olmaktansa onun minik ışığına tutunacaktım.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder